Yayla resimleri
|
|
||||||||||||||||||||||||||||||
|
||||||||||||||||||||||||||||||
|
|
||||||||||||||||||||||||||||||
|
||||||||||||||||||||||||||||||
Islık dili kurulurken, ince-kalın, yüksek-alçak, devamlı-kesik seslerle bazı ritim kalıpları oluşturulur. Kuşköy'de kullanılan ıslık dilinde de, Türk alfabesinin 29 sesinden ancak "i, o, ö" ünlüleri ve "f, k, ç" ünsüzleri taklit edilebiliyor. Bu "taklit fonem"lerle kalıplar yapılıp "anahtar kelime"ler oluşturuluyor. Örneğin "iföçö" kalıbı "imece", "çöççö" kalıbı da "söyle" anlamını belirtiyor
Islık dilinde bulunan az sayıda işaret ile çok sözcük oluşturma imkânı yok. Bu sebeple birkaç kavram için aynı ıslık kalıbını kullanmak gerekebiliyor. Dolayısıyla ıslık diliyle herhangi bir yörenin, herhangi bir topluluğun, ancak herkesçe bilinen ortak konuları, sorunları konuşuluyor.
Islıkla konuşanlar hâlâ hayattayken gerekli ses kayıtlarının yapılması ve bu dile sahip çıkılması gerekiyor. Bir doğa kanunu gibi, modern çağ ile onun da yok olacağını yöre halkı biliyor. Kuşköy şenliklerinde bir pankartta yazanlar bunun dolaylı bir dışa vurumu: `Tek rakibimiz GSM'
0
Acılı fındık ezmesi
Hazırlama Süresi 10 dk
6 kişilik
Gerekli Malzemeler
2 su bardağı ince çekilmiş fındık, Yarım bayat ekmek içi, 3 diş sarımsak, Yarım su bardağı fındık yağı, 250 gr beyaz peynir, 1.5 çay kaşığı nane, 1.5 çay kaşığı köfte baharı, 2 çorba kaşığı domates salçası, 1 çorba kaşığı pulbiber, 1 çay kaşığı kimyon, Tuz
Hazırlanışı
* Sarımsakları soyup ezin. Beyaz peyniri ufalayın. Ekmek içini ıslatıp sıkın ve ufalayın.
* Çekilmiş fındık, sarımsak, ekmek içi, peynir, salça, köfte baharı, nane, tuz, pulbiber ve kimyonu bir kapta iyice karıştırıp yoğurun. Fındık yağını azar azar ekleyip tekrar yoğurun. Ezmeyi servis tabağına alın. Üzerini çatalla şekillendirip servis yapın.
Fındıklı yufka tatlısı
Hazırlama Süresi 10 dk
Pişirme Süresi 20 dk
4 kişilik
Gerekli Malzemeler
2 yufka, 1 su bardağı kavrulmuş fındık içi, 50 gr tereyağı veya margarin, 1 su bardağı süt
Şerbet için
1 su bardağı su, 1 su bardağı tozşeker, Limon suyu
Hazırlanışı
* Fındıkları robota alıp çekin veya havanda ezin. Yayvan bir tavayı yağlayın. Bir yufkayı parçalara bölüp sütle ıslatın ve tavaya yerleştirin. Üzerine çekilmiş fındığın yarısını serpin. Kalan yufkayı da parçalar halinde sütle ıslatıp üzerine yerleştirin. Kalan sütü üzerine gezdirin.
Hamsi diblesi
Hazırlama Süresi 30 dk
Pişirme Süresi 25 dk
6 kişilik
Gerekli Malzemeler
Yarım kg hamsi, Yarım demet kara lahana, 1 su bardağı pirinç, Yarım demet maydanoz, 2 çorba kaşığı tereyağı veya margarin, 1 kahve fincanı sıvıyağ, 2 soğan, 1 kahve fincanı su, Tuz, karabiber, nane
Hazırlanışı
* Hamsileri temizleyip kılçıklarını çıkarın. Yıkayıp süzgece alın. Lahanayı yıkayıp süzün ve çok ince şeritler halinde doğrayın. Pirinci yıkayıp süzgece alın. Soğanları soyup küp küp doğrayın.
* Lahananın bir kısmını tencerenin dibine döşeyin. Pirinç, soğan ve hamsileri ekleyin. Üzerine kalan lahanayı yayın. Su ve sıvıyağ ekleyip kapağı kapalı olarak yüksek ateşte 10-12 dakika pişirin. Tuz serpip karıştırın ve ocağı kısın. Tereyağını kızdırıp üzerine gezdirin ve kısık ateşte 10 dakika demlendirin.
* Maydanozu yıkayıp kıyın. Tuz, karabiber, nane ve maydanozu tencereye ekleyip karıştırın. Servis tabağına alıp sıcak olarak servis yapın.
Mısır çorbası
Hazırlama Süresi 10 dk
Pişirme Süresi 40 dk
6 kişilik
Gerekli Malzemeler
1 su bardağı mısır bulguru, 1 su bardağı kurufasulye, 2 soğan, 2 çorba kaşığı tereyağı, Tuz, nane, kekik
Hazırlanışı
* Kurufasulye ve mısır bulgurunu akşamdan ayrı ayrı kaplarda ıslatın. Ertesi gün süzüp bir tencereye alın ve üzerini 2-3 parmak geçecek kadar su ekleyin. Çorba kıvamında pişinceye kadar kaynatıp tencereyi ocaktan alın. Tuz serpip karıştırın.
* Soğanları soyup kıyın. Tereyağını bir tavada eritin. Soğan ve naneyi ekleyip kavurun.
* Çorbayı servis kâselerine paylaştırın. Üzerine tereyağlı sosu gezdirin. Kekik serpip sıcak olarak servis yapın.
Mısır unu helvası
Hazırlama Süresi 10 dk
Pişirme Süresi 20 dk
8 kişilik
Gerekli Malzemeler
2 su bardağı fırınlanmış mısır unu, 125 gr tereyağı, 1 su bardağı çekilmiş fındık
Şerbet için
2 su bardağı tozşeker, 2 su bardağı su
Hazırlanışı
* Şerbet için; şeker ve suyu kaynatıp soğumaya bırakın.
* Mısır ununu tavaya alıp orta ateşte tahta kaşıkla sürekli karıştırarak birkaç dakika kavurun. Tereyağını eritip mısır ununa ekleyin ve sürekli karıştırarak 10 dakika kavurun. 2 kaşık fındığı üzerine kullanmak için ayırıp kalanını helvaya ekleyip karıştırın. Soğuk şerbeti azar azar ekleyip tahta kaşıkla karıştırarak yedirin.
* Helvayı yuvarlak bir kalıba alın. Servis tabağına ters çevirerek çıkarın. Üzerine çekilmiş fındık serpin. Çevresini fındıklarla süsleyip ılık olarak servis yapın.
Yumurtalı fasulye kızartması
Hazırlama Süresi 10 dk
Pişirme Süresi 10 dk
2 kişilik
Gerekli Malzemeler
Yarım kilo taze fasulye, 2 yumurta, Yarım kahve fincanı mısır unu, 1 kahve fincanı sıvıyağ, Tuz
Hazırlanışı
* Fasulyeleri temizleyip 2'ye, 3'e kesin ve yıkayın. Tencereye alıp kaynar suda yumuşayıncaya kadar haşlayın, süzün. Ilınınca derin bir kaba alın. Tuz ve mısır unu ekleyip harmanlayın.
* Yumurtaları bir kapta çırpın. Tavada sıvıyağı kızdırın. Fasulyeleri ekleyip üzerine yumurtayı dökün. Alt üst kızartıp servis tabağına alın. Sıcak olarak servis yapın.
Karalahana (Pancar) Çorbası
Bir gece önceden ısladığımız fasulyeleri pişiririz. Yeni derilmiş taze lahanayı ince ince doğradıktan sonra güzelce yıkanır. Bu sırada tencereye koyduğumuz suyu ve fasulyeyi kaynamaya bırakırız. Su kaynadıktan sonra lahanayı ilave ederek biraz mıªsır unu serperiz. Yemek kaynayana kadar tencerenin kapağı açılmaz. Bunun nedeni çorbanın halk deyimiyle hayaslamaması içindir.
Çorba kaynarken mısır ununun az veya çok olduğu görülür. Yemeğin tuzunu da ilave ederek pişirmeye bırakırız. Ara sıra çorbayı karıştırmalıyız ki çorba yanmaªsın.
Özellikle kış aylarında tüketilen kara lahana çorbasıªnın, sıcak iken odun kaşığı ve mısır ekmeği ile yenmesi önemlidir.
Acılı fındık ezmesi
Hazırlama Süresi 10 dk
6 kişilik
Gerekli Malzemeler
2 su bardağı ince çekilmiş fındık, Yarım bayat ekmek içi, 3 diş sarımsak, Yarım su bardağı fındık yağı, 250 gr beyaz peynir, 1.5 çay kaşığı nane, 1.5 çay kaşığı köfte baharı, 2 çorba kaşığı domates salçası, 1 çorba kaşığı pulbiber, 1 çay kaşığı kimyon, Tuz
Hazırlanışı
* Sarımsakları soyup ezin. Beyaz peyniri ufalayın. Ekmek içini ıslatıp sıkın ve ufalayın.
* Çekilmiş fındık, sarımsak, ekmek içi, peynir, salça, köfte baharı, nane, tuz, pulbiber ve kimyonu bir kapta iyice karıştırıp yoğurun. Fındık yağını azar azar ekleyip tekrar yoğurun. Ezmeyi servis tabağına alın. Üzerini çatalla şekillendirip servis yapın.
Fındıklı yufka tatlısı
Hazırlama Süresi 10 dk
Pişirme Süresi 20 dk
4 kişilik
Gerekli Malzemeler
2 yufka, 1 su bardağı kavrulmuş fındık içi, 50 gr tereyağı veya margarin, 1 su bardağı süt
Şerbet için
1 su bardağı su, 1 su bardağı tozşeker, Limon suyu
Hazırlanışı
* Fındıkları robota alıp çekin veya havanda ezin. Yayvan bir tavayı yağlayın. Bir yufkayı parçalara bölüp sütle ıslatın ve tavaya yerleştirin. Üzerine çekilmiş fındığın yarısını serpin. Kalan yufkayı da parçalar halinde sütle ıslatıp üzerine yerleştirin. Kalan sütü üzerine gezdirin.
Hamsi diblesi
Hazırlama Süresi 30 dk
Pişirme Süresi 25 dk
6 kişilik
Gerekli Malzemeler
Yarım kg hamsi, Yarım demet kara lahana, 1 su bardağı pirinç, Yarım demet maydanoz, 2 çorba kaşığı tereyağı veya margarin, 1 kahve fincanı sıvıyağ, 2 soğan, 1 kahve fincanı su, Tuz, karabiber, nane
Hazırlanışı
* Hamsileri temizleyip kılçıklarını çıkarın. Yıkayıp süzgece alın. Lahanayı yıkayıp süzün ve çok ince şeritler halinde doğrayın. Pirinci yıkayıp süzgece alın. Soğanları soyup küp küp doğrayın.
* Lahananın bir kısmını tencerenin dibine döşeyin. Pirinç, soğan ve hamsileri ekleyin. Üzerine kalan lahanayı yayın. Su ve sıvıyağ ekleyip kapağı kapalı olarak yüksek ateşte 10-12 dakika pişirin. Tuz serpip karıştırın ve ocağı kısın. Tereyağını kızdırıp üzerine gezdirin ve kısık ateşte 10 dakika demlendirin.
* Maydanozu yıkayıp kıyın. Tuz, karabiber, nane ve maydanozu tencereye ekleyip karıştırın. Servis tabağına alıp sıcak olarak servis yapın.
Mısır çorbası
Hazırlama Süresi 10 dk
Pişirme Süresi 40 dk
6 kişilik
Gerekli Malzemeler
1 su bardağı mısır bulguru, 1 su bardağı kurufasulye, 2 soğan, 2 çorba kaşığı tereyağı, Tuz, nane, kekik
Hazırlanışı
* Kurufasulye ve mısır bulgurunu akşamdan ayrı ayrı kaplarda ıslatın. Ertesi gün süzüp bir tencereye alın ve üzerini 2-3 parmak geçecek kadar su ekleyin. Çorba kıvamında pişinceye kadar kaynatıp tencereyi ocaktan alın. Tuz serpip karıştırın.
* Soğanları soyup kıyın. Tereyağını bir tavada eritin. Soğan ve naneyi ekleyip kavurun.
* Çorbayı servis kâselerine paylaştırın. Üzerine tereyağlı sosu gezdirin. Kekik serpip sıcak olarak servis yapın.
Mısır unu helvası
Hazırlama Süresi 10 dk
Pişirme Süresi 20 dk
8 kişilik
Gerekli Malzemeler
2 su bardağı fırınlanmış mısır unu, 125 gr tereyağı, 1 su bardağı çekilmiş fındık
Şerbet için
2 su bardağı tozşeker, 2 su bardağı su
Hazırlanışı
* Şerbet için; şeker ve suyu kaynatıp soğumaya bırakın.
* Mısır ununu tavaya alıp orta ateşte tahta kaşıkla sürekli karıştırarak birkaç dakika kavurun. Tereyağını eritip mısır ununa ekleyin ve sürekli karıştırarak 10 dakika kavurun. 2 kaşık fındığı üzerine kullanmak için ayırıp kalanını helvaya ekleyip karıştırın. Soğuk şerbeti azar azar ekleyip tahta kaşıkla karıştırarak yedirin.
* Helvayı yuvarlak bir kalıba alın. Servis tabağına ters çevirerek çıkarın. Üzerine çekilmiş fındık serpin. Çevresini fındıklarla süsleyip ılık olarak servis yapın.
Yumurtalı fasulye kızartması
Hazırlama Süresi 10 dk
Pişirme Süresi 10 dk
2 kişilik
Gerekli Malzemeler
Yarım kilo taze fasulye, 2 yumurta, Yarım kahve fincanı mısır unu, 1 kahve fincanı sıvıyağ, Tuz
Hazırlanışı
* Fasulyeleri temizleyip 2'ye, 3'e kesin ve yıkayın. Tencereye alıp kaynar suda yumuşayıncaya kadar haşlayın, süzün. Ilınınca derin bir kaba alın. Tuz ve mısır unu ekleyip harmanlayın.
* Yumurtaları bir kapta çırpın. Tavada sıvıyağı kızdırın. Fasulyeleri ekleyip üzerine yumurtayı dökün. Alt üst kızartıp servis tabağına alın. Sıcak olarak servis yapın.
Karalahana (Pancar) Çorbası
Bir gece önceden ısladığımız fasulyeleri pişiririz. Yeni derilmiş taze lahanayı ince ince doğradıktan sonra güzelce yıkanır. Bu sırada tencereye koyduğumuz suyu ve fasulyeyi kaynamaya bırakırız. Su kaynadıktan sonra lahanayı ilave ederek biraz mıªsır unu serperiz. Yemek kaynayana kadar tencerenin kapağı açılmaz. Bunun nedeni çorbanın halk deyimiyle hayaslamaması içindir.
Çorba kaynarken mısır ununun az veya çok olduğu görülür. Yemeğin tuzunu da ilave ederek pişirmeye bırakırız. Ara sıra çorbayı karıştırmalıyız ki çorba yanmaªsın.
Özellikle kış aylarında tüketilen kara lahana çorbasıªnın, sıcak iken odun kaşığı ve mısır ekmeği ile yenmesi önemlidir.
Giresun Adası, Karadeniz'de bulunan iki adadan biridir. Giresun Adası kıyıdan bir mil açıkta olup, 40.000 metrekare alana sahiptir. Adada özellikle Akdeniz defnesi ve Yalancı Akasya başta olmak üzere 71 tür doğal otsu ve odunsu bitki türü bulunmuktadır. Sonradan 10 adet ağaç türü daha ilave edilmiştir. Karadeniz'de Karabatak ve martıların doğal olarak ürediği ada aynı zamanda göçmen kuşların uğrak ve dinlenme yeridir. Hakkında birçok efsaneler anlatılan, Amozanların ve birçok kavmin yaşadığı adada mitolojik çağlara ait birçok kalıntı bulunmaktadır. İkinci derece sit alanıdır. Yaz mevsiminde yerli ve yabancı turistlerin ilgi odağı olan ada günübirlik ziyaret edilerek piknik yapılmaktadır.
Giresun AdasıGiresun Adası ile ilgili olarak birtakım efsaneler anlatılmaktadır. Tarihi kaynaklar Amazon kraliçelerinin savaş tanrısı Ares adına tapınak yaptırdıklarını ve Sinop Piskoposu Agias Phokas'ın manastırı olduğundan söz etmektedir. Adada Alexius II zamanında yapılan sur kalıntıları, kuleler, manastır (iç kale), tarihi pişmiş toprak fıçılar ve bazı yapı temelleri bulunuyor. Sit alanı olan ada koruma altında. Adaya yazın Giresun limanından tekne turları düzenleniyor. Cenevizliler ve Venedikliler tarafından gemi sığınağı olarak uzun süre kullanılan adanın şu anki sahipleri yabani göçmen kuşlar, karabataklar ve martılar. Adada bulunan Hamza Taşı ana tanrıça Kybele'yi temsil eden, sacayak gibi 3 ayak üzerine oturmuş bir taş. Ocak (aile) kültürünü temsil ediyor. Kutsal taş 4 bin yıllık geçmişi ile dini inançlar gereği yaşlılar için umut veren ve mistik güç kaynağı olan dilek taşı. Her yıl 20 Mayıs'ta Uluslararası Aksu Festivali'nde düzenlenen ve soyun sürdürülmesi inancıyla yapılan sacayaktan geçme geleneği, adanın etrafının dolaşılmasıyla tamamlanıyor. Ada turu Hamza Taşı'ndan başlayıp yine orada son buluyor.
Adanın Mitolojideki Yeri [değiştir]Ada dünya mitolojisinde ve tarihinde Aretias, Areionesos (İlk çağ adı), Nesos, Area, Areos, Chalceritis (Romalıların verdiği ad) adları ile karşımıza çıkmaktadır. Kıyıdan bir mil açıkta bulunan ada 40. 000 metre karelik yüzölçümüne sahiptir. Bir söylenceye göre ada kentin güneydoğusunda yer alan ve görünümü bir kartal gagasını andıran Gedikkaya'dan kopan bir parçanın denize yerleşmesiyle oluşmuştur. Adada tarihle doğa iç içedir. Kalıntılardan çepeçevre surlarla çevrili olduğu anlaşılmaktadır. Surların yapımındaki inşaat işçiliği Giresun Kalesiyle aynı tekniktedir. Pontuslular dönemine ait olduğu kuvvetle ihtimaldir. Tarihi kalıntılarından iki büyük şarap fıçısı, bir mabet harabesi, tapınak yeri, ayakta kalan surlar ve gözetleme kulesi en göze çarpanlardandır. Doğu ucundaki "Hamza Taşı" antik çağlardan kalma bir dikittir. Çağlar boyunca yöre insanları için mistik güç kaynağı olmuştur. Romalı bilgin Pilinius "Ilistariaum Mundi" adlı eserinde, adada savaş tanrısı Mars'a sunulmuş bir açık hava mabedinden söz eder ve şunları yazar " …. . ve Pharnace'nin karşısında Chalceritis, Yunanların Mars'a vakfedilmiş olan Arias'ı bulunur. Burada kuşların kanatlarını vurarak yabancılarla mücadele ettiği söylenir."
Ada mitolojide geçen Altın Post peşindeki Argonautlar ile ilgili önemli bir olaya sahne olmuştur. Thabai Kralı Athamanas'ın, Nefele adlı karısından iki erkek çocuğu olur. Sonraki yıllarda ikinci kez evlenen kral çocuklarını kurban ederse ülkesinin kıtlıktan kurtulacağına inandırılır. Bunu öğrenen anneleri Nefele çocuklarını bulut ve buğuya sararak uçan altın bir posta bindirir ve onları Karadeniz'e doğru gönderir. Çocuklardan biri Çanakkale Boğazı'nda fırtınaya tutularak ölür, diğeri yoluna devam eder ve mitolojik kişilerce Çanakkale Boğazı ile Kafkasya arasında bir yere saklanır. Herakles döneminde aralarında Güç Tanrısı Herkül'ün de bulunduğu bir grup yiğit, altın postu ele geçirmek amacıyla Karadeniz'e açılırlar. Bir sürü serüven yaşadıktan sonra Aretias adasına gelirler. Altın postun burada saklı olduğuna inanmaktadırlar. Ancak adada onları ejderha yapılı kuşlar karşılar. Herkül'ün daha önce Stymphales Gölü çevresinden kovduğu kuşlar buraya yerleşmişlerdir. Kuşlar tüylerini ok gibi fırlatarak saldırıya geçerler. Argonautlar kalkanlarıyla kendilerini korumaya çalışsalar da bir arkadaşlarını yitirmekten kurtulamazlar. Sonunda kuşları öldürür ve altın postu aramaya koyulurlar. Bulamayınca da adayı lanetleyerek ayrılırlar. 1984 yılında kaptan Tim Severin yönetimindeki araştırma ekibi bu efsanevi yolculuğu tekrar canlandırmak için Argo gemisinin aynısını hiç çivi kullanmadan yaptırır ve kürek çekerek Giresun Adasına gelirler. National Geographic dergisinin de bulunduğu bu seyahati BBC Televizyonu 12 kişilik bir ekiple belgeselleştirir ve tüm dünyaya bu ada tanıtılır. Romalı bilgin Pilinius'un "Histarium Mundi" adlı eserinde ve ünlü Mitos yazarı Apollonius'un (İ. Ö. 295-195 ) "Argonautiga" alı eserinde konu dahada detaylı işlenmektedir. Başka bir efsane Kral Mitridates'in kızına ilişkindir. Kralın genç ve güzel kızıyla pek çok soylu kişi evlenmek istemektedir. Kız ise hiçbirini istemez, çünkü kalenin eteklerinde koyunlarını otlatan bir çobanı sevmektedir. Kral buna kızar, kızını adadaki manastıra kapatır. Çobanı yakalatarak manastırın önündeki kiraz ağacına astırır. Kız da ertesi gün kendini manastırın kulesine asar. Üçüncü bir öykü şöyledir. İsrail Oğulları Yusuf'un altından bir heykelini yapar. Mısır'dan göç edip Filistin'e vardıklarında Musa Peygamberden heykeli getirmesini isterler. Musa mucizeyle heykeli Filistin'e getirir. Burada Fenikeliler heykeli alıp Kıbrıs'a götürürler. Yunanlar heykeli Kıbrıs'tan alarak Olimpos Dağına yerleştirirler. Pers İmparatoru Dara (Dareios) Anadolu ve Yunanistan'ı ele geçirince altın heykeli Mısır'a geri verir. Bundan sonra heykel tekrar Fenikelilerin eline geçer. Bu kez getirip Aretias Adasına yerleştirirler. Altın heykeli almak için Yunanların Giresun Adası'na kırk kez saldırdıkları söylenir. Geçmiş alt kültürlerden izler taşıyan ada, eşine ender rastlanır bir doğa harikasıdır. Mevcut kalıntılar insanoğlunun doğaya egemen olma isteğini vurgular. İnsan bir anda kendisini tarihin, mitolojinin derinliklerinde bulur. Geçmiş uygarlıkların inançlarını ve törelerini yaşar gibi olur.
de üzerinde kartalların nazlı nazlı bir bebek gibi sabırla süzülüşlerini seyrettiler
Ara sıra kuşların cıkarmış oldukları o tok ve derin ses bütün ormanda yankılanıp tekrar olduğu yere dönüyordu.Bu göz alabildiğince derin vadinin gercek hakimleri bu kuşlar olsa gerekti. Çünkü ne aşılabilecek bir yer ne de gidilecek en ufak yol olmayan bu vadi ancak kanatlarla aşılabilirdi.
Onlar iki çobandılar.
Hemen hemen aynı yaşta idiler. Ama diğer çoban onlardan oldukca yaşlı, hatta hatta babalarının emsaliydi. İki genç çoban oturmuşlar artık sürüleri arkalarında bu uçurumdan başka hiçbir çıkkışı olmayan biravuç içi gibi düzlüğün olduğu, iki yanı tepelerle sarılı bulunan bu yerde Mehmet Ağayı ve sürüsünü bekliyorlardı. Mehmet Ağa hep onlardan sonra gelir, hep onlardan önce giderdi. Yine öyle olmuştu. Önce onlar gelmiş, her zaman yaptıkları gibi uçurumun hemen başına oturmuşlar,aşağıda vadiyi seyrediyorlardı.
Güneş yavaş yavaş tepelerin arasına doğru kaymış, sonbir gayretle solğun ışıklarını etrafa dağıtıyordu.Çok değil biraz sonra her yer karanlığa bürünecek bu koskoca ovada kendi nefeslerinden başka bir ses duymayacaklardı.
Derken arkalarında hep o alışılmış sesleri duydular. Sürünün önündeki koçlar artık son bir gayretle ilerlerken boğazlarına bağlı o koca çanların çıkarmış oldukları sesler yüzlerce koyunun hepbir ağızdan çıkarmış oldukları seslerin arasında kaybolup gidiyordu.
Nihayet sürüler bir araya gelmiş artık hep beraber sabahın ilk ışıklarına kadar oldukları yerde kalacaklardı. Mehmet Ağa ağır ağır adımlarla uçurumun başında vadiyi seyreden iki genç çobanın yanına vardı,her zamanki gibi;
-Selamün aleyküm ağalar
-Aleyküme selam Mehmet Ağa buğün yine geç kaldın
Usulca yanlarına oturdu elini koynuna attı,siğara tabakasını çıkardı. O nasırlı ellerinin parmaklarıyla sanki bir bebeği okşarcasına acele etmeden yavaş yavaş tütününü sardı.Kağıdı dudaklarının ucuyla ıslatıp tabakanın hemen yanında kalın bir lastikle bağlı duran ağızlığını aldı.Usulca sigarasını yaktı.Derin bir nefes çektikten sonra,
-Deyin bakalım ağalar bugün nasılsınız?
İki genç çoban hiç ses çıkarmadan öylece ona baktılar.Mehmet Ağa yıllardan beridir bu obada çobanlık yapmaktaydı. Ta çocukluğundan beri bu dağları bu ovaları karış karış ezberlemişti.
Babasıda bu dağlarda çobanlık yapmıştı.Bir bakıma bu çobanlık babasından yadigar kalmıştı.Hiç evlenmemişti. Bir aileside yoktu. Kolay kolay kasabaya inmez kimseylede uzun boylu konuşmazdı. Yalnız tütünü bittimi kimse onu tutamazdı.Bu göz alabildiğince uzayıp giden ovalarda bu ıssız dağ başlarında tek arkadaşı dostu sigarasıydı.
Birsüre öylece üçü birden sessizliğe daldılar.
Hemen arkalarındaki yamaçta akmakta olan pınarın sesinden başka bir şey duyulmaz olmuştu. Hiç yorulmadan nazlı nazlı akan sular pınarın taş çanağından aktıkça sanki delicesine çoşuyor biranönce varmak istediği yere koşarcasına yemyeşil çimenlerin arasında kaybolup gidiyordu.
Birden genç çobanlardan birisi arkasına doğru dönerek pınarın hemen üzerinden göğe yükselen tepeye uzun uzun baktıktan sonra,
Bak Mehmet Ağa, Gelin Kayası yine göründü.
İki genç çoban ve Mehmet Ağa arkalarında ki güneşin son ışıklarında bütün endamıyla adeta bir gelini andıran tepenin yamacında öylece asılı kalmış kayaya baktılar.
Hangi yönden bakarsa baksınlar her akşam üstü güneş tepenin arka tarafına düştümü nazlı bir gelin gibi öylece ortaya çıkardı. İşte bu yüksek obada bunca düzlükler bunca yerler varken bu üç çobanı buraya balayan bu kaya parçasından başka bir şey değildi. Her günün akşamında bu ıssız ve kimsenin geçmediği bu dağlarda belkide paylaştıkları tek dostları burası, yani Gelin Kayasıydı.
Önlerinde bütün güzelliğiyle sonsuzluğa doğru açılan bu vadi gibi arkalarındada uzaktan bakınca sanki üst üste binmiş gibi görünen üç büyük tepe sıralanıyordu. Bu tepelerin doruklarındaki karların beslediği ufak bir dere kendi halinde nazlı bir bebek gibi salına salına hiç acele etmeden sularını ta aşağılara akıtıp gidiyordu.Uzaktan görünen bu dere aynı zamanda Eskihisar’a İndere obalarının sınırıydı. Göz alabildiğince uzanan bu yemyeşil ovalar üzerinde bir sürü oba ve köy bulunuyodu. Aslında bu yerler çok eski yerleşim merkezleriydiler. Zamanla bu obalar ve köyler birbirleriyle birleşmişler ayrılmışlar, kimileri bu güne kadar gelmiş kimileride göç yüzünden dağılıp gitmişlerdi. Ama hala zamana inat ayakta durmayı başarmış ufak derelere kurulu değirmenler, taş fırınlar yine de insanlara hizmet vermeye devam etmekteydi.
Artık iyice akşam olmuş gökyüzünde ay yavaş yavaş belirmişti. Çobanlar beraber oturmuşlar kepeneklerini rüzgara siper yaparak akşam azıklarını çıkardılar.
Genç çobanlardan birisi nihayet sessizliği bozarak Mehmet Ağaya seslendi.
-Mehmet Ağam hani bize Gelin Kayasının hikayesini anlatacaktın.Bizi merakta korsun hele bir anlatta bu hikayeyi bizde bilelim.
Heya dedi diğer çoban. Anlatta bizde merakımızı yenelim Mehmet Ağam, bende ateşe çay koyayım sen anlatırken hep beraber içeriz.
Sonra etrafından topladığı bir kucak çalı çırpıyı hemen önlerinde her akşam ateş yaktıkları iki taşın arasına koyuverdi. Cebinden çıkardığı çakmağını dikkatlice çalılara yaklaştırdı. Günboyu kurumuş çalıların yanarken çıkarmış oldukları sesler gecenin sessizliğini bozdu. Alevler gökyüzüne doğru tüm gücüyle yükselmeye başladı. Uçuşan kıvılcımlar gecenin karanlığında ateş böcekleri gibi dört bir yana uçuşarak başıboş öylece gözden kayboldular.
Mehmet ağa sarma tütünden yaptığı sigarasından derin bir nefes çekip dilden dile dolaşan ama asla unutulmayan Gelin Kayasının öyküsünü anlatmaya başladı.
Bende sizin gibi merak eder dururdum banada babam anlattı.Aslında çok uzun bir hikaye.Bu zamana kadar dilden dile dolaştı kimine göre bir efsane kimilerine göre bir öykü oldu.
Derler ki bugün birkaç haneden ibaret indere obası o zamanlar epey kalabalıkmış. İndere de kurulan pazara Eskihisarlılar başta olmak üzere yakında bulunan tüm köyler ve oba insanları gelirler alışveriş ederler eksiklerini görürlermiş. Osmanlının son zamanlarına rastlayan bugünlerde ne kadar İstanbul’dan uzak olsa da halk çok sıkıntılı günler geçirmekte imiş. Buralarda yaşayan az sayıda ki Rum ve Türkler belli bir ahenk içinde yaşayarak bu günlere kadar gelmişler, birbirlerine göstermiş oldukları samimiyet ve dostluklarına güvenerek bu dağların eteklerinde bulunan gözden uzak bu köylerde kardeşçe yaşamayı sürdürmüşler, ta ki Osmanlı dara düşene kadar.
İşte günlerden birinde bu İndere obasında kurulan pazarlardan birinde burada ninesiyle beraber yaşayan bir rum kızı pazar yerine birşeyler satmaya gelmiş. Bu uzun boylu sarı saçlı ela gözlü Rum kızı güzelmi güzel her görenin hayran kaldığı bir genç kızmış. Tesadüf buya o günkü İndere de kurulan bu pazara komşu olan Eskihisar dan bir beyin oğluda atının nallarını yaptırmak için uğramış. Atını bir seyise emanet ettikten sonra kurulan pazar yerini dolaşmaya başlamış. Birkaç kez pazar yerinde dolaştıktan sonra artık atına atlayıp dönmeye karar vermiş.
Pazarın sonuna doğru ilerlerken kendi halinde oturmuş bir genç kızın omuzlarından aşağı sarkıttığı o upuzun sarı saçları dikkatini ceker. Merakını yenemez ön tarafa gecerek genç kızın yüzüne bakar. O anda genç kızın o güzel sapsarı saçlarını görür. Görür görmesinede içi bir hoş olmuş. Gayrı dinmemiş gönlünün sızısı,artık sabırsızlıkla ceker olmuş tüm pazar kurulacak günleri. Ne yaptıysa ne ettiyse söz dinletememiş gönlüne. Artık aşık bir divane olmuş ne söylese dinlemez kalbi. Her Pazar günü önce onun yanına uğrar olmuş. Birkaç yiyecek aldıkdan sonra da ayrılırmış İndere’den
Aradan gecen uzun zamandan sonra genç kızda anlıyor bu sevğiyi. Kendisi de karşılık verir beyin olguna. Eskihisarlı beyin oğluyla bu güzel rum kızı zamanla bir arkadaş daha sonrada ayrılmaz birer sevgili olurlar.
Günler haftaları haftalar ayları kovalar. Aradan mevsimler akıp gider.Beyin oğluyla bu güzel rum kızının aşkı yörede dilden dile dolaşıp bir efsana olmuş. Beyin oğlu İndere’de bir köy evinde ninesiyle beraber tek başına yaşayan bu güzel rum kızına gönlünü iyice kaptırmıştır. Kızda ondan hoşlanmakta İndere’de kurulan pazar günlerini artık beraberce köyün hemen yanıbaşında bulunan buğün ‘’Gelin Kayası’’ diye anılan yerde gecirirlermiş.
Gel zaman git zaman imparatorluk iyice sıkıntıya düşüp memlekette isyanlar baş gösterince eli silah tutan ne kadar insan varsa hepsini askere çağırmışlar.Beyin oğluda herkes gibi düşmanla savaşmak için askere çağrılmış .Osmanlının yedi düvele karşı savaşyığı o günlerde beyin oğlu pekte uzağa gitmemiş. Ozamanlar askere çağrılanlar Samsun’da bulunan birliklerden dağıtım oluyorlarmış. Beyde oğlunun uzağa gitmesine gönlü razı gelmemiş. Aradan geçen üç ayın sonunda rum kızı beyin oğlundan bir mektup alır. Bir sevinç kaplar içerisini. Nasıl sevinmesin ki artık onu düşünmeden onu biran olsun aklından gecirmediği hiçbir anı yoktur. Sanki yüreğinin bir parcası bir kuş misali avuçlarının arasından uçup gitmiştir. Canından çok sevdiğini hiçmi hiç bilmediği hiç görmediği uzak gurbet ellerine salmıştır. Beyin oğluda göndermiş olduğu mektubunda kendisini beklemesini onu çok sevdiğini söyler .
Rum kızıda hemen ona bir mektup yazar. Sözünde durduğunu onu ömürboyu bekleyeceğini söyler. Yazmış olduğu mektubun içine sarı saçlarından birkaç da tel koyar.
Günler hızla gelip gecer. Günler günleri, aylar ayları kovalar zaman bir su misali hızla akıp geçer. Artık memleketin her yerinde isyanlar başlamıştır. Osmanlı artık başkalarının deyimiyle hasta adamdır.
Derken umutların tükenmek olduğu bir zamanda rum kızı sevgilisinden son bir mektup daha alır. Yakında Samsun’dan ayrılacaklarını kendi birliğinin Bafra’ya rum çeteleriyle savaşmaya gideceğini yazmıştır. O zamanlar Bafra ve çevresini kasıp kavuran her yeri talan eden astığı astık kestiği kestik bir rum çetesi vardır. Bu çete zamanla büyümüş ve yöre halkı bulundukları köyleri kasabaları yavaş yavaş terk etmeğe başlamışlar bu çetenin başında da Andon adında birisi vardır.
Bu mektup.aynı zamanda beyin oğlunun sevğilisi rum kızına yazdığı son mektuptur. Kendiside nerede olduğunu bilmediğinden sevgilisine bir mektup bir haber salamaz. Yine aradan uzun zaman gecer. İndere’ye, Eskihisar’a gelen solğun zarflı sararmış mektuplar hep kara kara haberler getirirler. Analar uzun geceler boyunca beşiklerini sallayıp uyutup büyüttükleri evlatlarını genç kızlar ise doyasıya bir yastığa baş koymadıkları adamlarını şehit verip bağırlarına taş koyarlar. Zaman hızla akıp gelir gecer. Rum kızının içine bir korku siner. Fırsat buldukca işte tam burada bu uçurumun başına gelir akşamın son demine kadar gözlerini ufuktan ayırmadan öylece oturur kalırmış. İndere köylüleri de anaz onun kadar merak eder, şehirden dönenlere askerden gelen gazilere beyin oğlunu sorar olmuşlar. Ama nafile. Nebir haber nede mektup dahi alamamışlar. Beyde kimlere haber salmışsa oda bir haber alamamış.
Artık İndere’lilerde umudu kesmişler beyin oğlundan.
Rum kızınında günden güne tasası artmış içi içine sığmaz olmuş. Şimdi daha çok gelir olmuş bu buluştukları şimdi çobanların ateş yakıp öykülerini anlattıkları yerde bulunan pınarın başına orada öylece saatlerce kalır oturur dururmuş.
Kara haber tez ulaşır derlerya, yine öyle olmuş.
Bir akşam üzeri ta aşağılardan bir toz bulutunun hızla İndere obasına doğru geldiği görülmüş.Bütün köy halkı gittikce yaklaşan bu toz bulutunun ne olduğunu merak edib beklemeye başlamışlar. Toz bulutu yaklaştıkca gelenlerin askerler oldukları anlaşılır.İndere muhtarı başta olmak üzere herkes köy meydanında beklemeye başlar. Toza karışmış atlar ağızlarından köpükler sacarak son bir gayretle köy meydanının ortasında öylece durdular .Nihayet bir manğa yorğun asker atların üzerinden inerek yere ayak bastılar.
Birkaç hoşbeşten sonra onbaşı Eskihisar Köyünü ve oradaki beyin adını sorar. İndere muhtarı gidecekleri köyün uzakta olduğunu bu gece burada kalıp misafir olmalarını, dinlendikden sonra yarın yola çıkmalarını söyler. Onbaşı ister istemez kabul eder. Akşam olduğunda yemekler yenir çaylar içilmeye başlanır.
Muhtar birzaman sonra merakını yenemez ve mahcubiyetle sorar,
-Merakımı mazur görün onbaşım Eskihisarda ne yapacaksınız? der.
-Onbaşı olanı biteni dili döndüğünce anlatır. Beyin oğlunun Bafra’da Rum çeteleriyle savaşırken pusuya düşürülüp şehit olduğunu künyesinin Giresun askerlik şubesine gönderildiğini bunu bildirmek için Eskihisar’a beyin yanına gittiklerini söyler.
Başta İndere muhtarı olmak üzere herkes usulca başlarını önlerine eğerler. Artık kimseden tekbir ses çıkmaz sanki zaman durmuştur. Odada bulunan köylüler birbirlerinin yüzlerine öylece bakakalırlar.
Ertesi gün haber kulaktan kulağa evden eve yayılır. Herkes beyin oğlunun Rumçetesi tarafından vurulup şehit olduğunu duyar. Rum kızıda sevdiğinin vurulup öldügünü öğrenir.
Kurtuluş savaşının başlamasıyla burada ve yakın köylerde oturan birçok rum aile oturdukları yerleri bırakıp gitmişlerdi. Aslında ninesi de istemişti buralardan göç etmeyi. Ama o söz vermişti birkere beyin oğluna. Onu dönünceye kadar bekleyecekti. İndere liler onları hiçbir zaman bir yabancı olarak görmemişlerdi. Aynı değerleri paylaşmışlar ,aynı bayramlarda köy meydanlarında buluşup oyunlar oynamışlardı. Artık onların bir parçası olarak kalmışlardı burada. İndereliler belki de hiçbir zaman doyasıya yaşayamadıkları sevgiyi hep bu iki gencin aşkında görmüşlerdi belki de Onun için kendilerinin yaşayamadıkları bu sevği sürsün gitsin istemişlerdi. Bugüne kadar aldıkları hiçbir kötü haber onları bu kadar derinden etkilememişti.
Aradan bir hafta geçer artık dayanmaz olur yüreği bunca acıya. Yüreği parcalanmış gururu kırılmıştır birkere. Sevdiği insanın bir Rum kurşunuyla vurulup şehit edilmesini kabul edemez. Bir sabah erkenden kalkar her zaman buluştukları bu yere gelir. Pınarın hemen yanındaki tepenin yamacına çıkar. Uzun uzun aşağıdaki şimdi geniş kanatlı kartalların nazlı bir bebek gibi süzüldükleri sonsuz boşluğa bakar bakar…
.Kararını vermiştir birkere gözlerini kapar ve kendini boşluğa salıverir. Bir kuş misali uçar gider sonsuzluğun içine doğru. Artık hiç açı çekmez yüreği . Yüzünde mutlu bir tebessümle öylece bakakalır o simsiyah gözleriyle gökyüzüne doğru.
-İşte böyle dedi Mehmet Ağa
Bundan sonrada buraya Gelin Kayası denir olmuş.
Bu pınarın başındaki söğüt ağacı her baharın başlanğıcında en güzel elbiselerini giymiş genç kızlar tarafından ziyaret edilip süslenir. Söğüt ağacının tomurcuklarını saldığı dallarının uçlarına sevdiklerine kavuşamayanların sevipte ayrılanların ya da sevğilerinin ömür boyu sürmesini isteyenlerin bağladıkları, kimi zaman caputları kimi zaman iplikleri kimi zamanda mavi boncukları inatla rüzgarda nazlı nazlı sallar durur.
Zamanla kimisi sevinmiş kimi sevgililerde umudunu kaybetmeden beklemiş durmuş.
Çoğu kez en güzel sevda türküleri hep burada söylenir olmuş.
Giresun un iç kesimlerinde anlatılan bu Gelin Kayası öyküsü yüzyıldan beridir kuşaktan kuşağa anlatılır.Bu öykü bazen değişikliğe uğrasada özünde birbirlerini ölesiye seven iki gencin yaşanmış gerçek sevgilerini anlatır.... .
Not..Giresun kültürünün bir parçası olan bu ‘’Gelin Kayası’’ adlı öykü Şaban Kutlu’nun yine Giresun yöresi efsanelerinden derlenmiş oniki öyküden oluşan basıma hazır ‘’Ateşi Suya Tutmak ‘’adlı öykü kitabından alınmıştır. gelinkaya efsanesi